TÜRKİYE’DE KÜRESEL EMPERYALİZMİN İKTİDAR VE MUHALEFET ÜZERİNDEKİ ETKİSİ (2) Ekonomik Bağımlılık: Siyasal Bağımlılığın Temel Zemini Eko...
TÜRKİYE’DE
KÜRESEL EMPERYALİZMİN İKTİDAR VE MUHALEFET ÜZERİNDEKİ ETKİSİ (2)
Ekonomik
Bağımlılık: Siyasal Bağımlılığın Temel Zemini
Ekonomi bağımsız değilse siyasi bağımsızlığın
uygulanması da zorlaşır. Türkiye'nin 1980 sonrasında küresel ekonomiyle
bütünleşme süreci; ihracata dayalı büyüme, finansal serbestleşme, sermaye
hareketlerinin serbestleşmesi ve özelleştirme gibi politikalarla ilerlemiştir.
IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların bu süreçte önemli rol
oynadığı akademik literatürde ayrıntılı biçimde incelenmiştir.
Burada temel sorun küresel ekonomiyle ilişki kurmak
değildir.Hiçbir büyük ekonomi tamamen kapalı yaşayamaz. Sorun: Küresel
sisteme hangi koşullarla bağlanıldığıdır. Eğer ülke; yüksek dış borca, yüksek
enerji ithalatına, dış teknolojiye, kısa vadeli sermaye girişlerine, ithalata
dayalı üretime fazla bağımlı hale gelirse, hükümetlerin stratejik karar alanı
daralabilir. Bu nedenle ekonomik bağımsızlık, siyasal bağımsızlığın önemli bir
altyapısıdır.
İktidarın
Yönlendirilmesi: Bağımlı İktidardan Daha Karmaşık Bir Mekanizma; Türkiye'deki bütün hükümetlerin dış
güçler tarafından kurulduğunu veya yönetildiğini iddia etmek analitik açıdan
doğru değildir. İktidarların
kendi toplumsal tabanları, ekonomik çıkarları, ideolojik hedefleri ve devlet
politikaları vardır. Ancak
hükümetlerin hareket alanı; iç
siyasi dengeler, ekonomik zorunluluklar, güvenlik ihtiyaçları, uluslararası
sistem tarafından birlikte
belirlenebilir. Bu nedenle
daha doğru kavram * “yapısal yönlendirme” dir.
Bir hükümet; dış yatırım çekmek, finansal istikrar sağlamak,güvenlik
desteği almak, ihracat
pazarlarını korumak,enerji kaynaklarına ulaşmak için uluslararası aktörlerle uzlaşmak zorunda kalabilir. Bu durumda dış aktörün etkisi,
“şunu yap” biçimindeki doğrudan emirden ziyade: “Bu politikayı uygularsan maliyetin yükselir; şu politikayı
uygularsan sistem içinde daha fazla destek bulursun.” şeklinde ortaya çıkabilir. Bu, modern güç siyasetinin daha sofistike biçimidir.
Muhalefetin
Yapılandırılması Meselesi
Kullanılan “muhalefetin yapılandırılması” kavramı
özellikle dikkatle ele alınmalıdır.
Muhalefetin tamamının dış güçler tarafından
oluşturulduğunu gösteren genel ve kesin bir kanıt bulunmadıkça böyle bir hüküm
verilemez. Fakat bundan daha incelikli bir mekanizma vardır: Muhalefetin de
iktidar gibi aynı sistemin ekonomik ve siyasal sınırları içerisinde hareket
etmeye başlaması. Bir muhalefet partisi iktidarı değiştirmek isteyebilir fakat
ekonomik modelin temelini, dış finans ilişkilerini, güvenlik ittifaklarını, uluslararası
sermayeyle ilişkileri, dış politika paradigmasını büyük ölçüde değiştirmeyi
düşünmüyorsa, iktidar değişse bile sistemin temel yönelimi değişmeyebilir. Bu
durum “muhalefetin dış güçler tarafından yönetildiğini” değil, siyasal
rekabetin belirli bir yapısal çerçeve içerisinde gerçekleştiğini gösterir. Dolayısıyla
bazen: iktidar değişir → söylem değişir → aktörler değişir → fakat temel
ekonomik ve jeopolitik bağımlılıklar devam eder. Bu, siyasal sistem
açısından çok daha önemli bir olgudur.
İktidar ile Muhalefet
Arasındaki Görünmeyen Ortak Zemin; Türkiye'deki siyasal mücadele çoğu zaman son derece
serttir. Ancak sert siyasi çatışmanın altında ortak kabuller bulunabilir.
Örneğin farklı partiler; devletin ekonomik rolü,
küresel sermaye, Avrupa ile ilişkiler, ABD ile ilişkiler, NATO, enerji
güvenliği, dış ticaret konularında farklı söylemler geliştirebilir. Fakat
sistemin temel parametreleri üzerinde birbirine oldukça yakın noktaya
gelebilirler. Burada siyasal sistemin ilginç bir özelliği ortaya çıkar: Toplum
iktidar ile muhalefet arasında büyük bir mücadele olduğunu düşünürken, politika
seçeneklerinin temel sınırları büyük ölçüde aynı kalabilir. Bu durum
siyaset bilimi açısından “hegemonik çerçevenin” gücüyle açıklanabilir
“Hegemonya” Mekanizması; Burada Antonio Gramsci'nin
hegemonya kavramı açıklayıcıdır. Hegemonya yalnızca zor kullanmak değildir. Bir
düşüncenin toplum tarafından doğal ve kaçınılmaz kabul edilmesini
sağlamaktır. Örneğin; “Başka ekonomik model mümkün değildir.” “Başka dış
politika mümkün değildir.” “Bu güvenlik düzeninin dışında yaşanamaz.” “Bu
ekonomik ilişkiyi bozarsak ekonomi çöker.” gibi düşünceler toplumda tartışılmaz
gerçekler haline geldiğinde, dışarıdan herhangi bir kişinin emir vermesine
gerek kalmaz. Sistem kendi kendisini yeniden üretmeye başlar. Bu nedenle modern
hegemonya açısından en güçlü mekanizma: insanın kendisini sınırlamasıdır.
Türkiye'de
NATO ve Güvenlik Paradigması; Türkiye'nin NATO üyeliği, ülkenin güvenlik mimarisini
Batı ittifak sistemiyle bütünleştirmiştir. Bu süreç tarihsel olarak Sovyet tehdidiyle yakından
bağlantılı olmakla birlikte, Türkiye'nin Batılılaşma ve Batı güvenlik
sisteminin parçası olma tercihleriyle de ilişkilidir. Bunun sonucu olarak dış politika açısından önemli bir
zihinsel çerçeve oluşmuştur: Türkiye'nin
güvenliği = Batı güvenlik sistemiyle bütünleşme. Bu paradigma uzun yıllar boyunca devletin güvenlik
bürokrasisinde, diplomatik kurumlarında ve siyasal düşüncesinde etkili
olmuştur. Ancak burada
önemli bir ayrım yapmak gerekir: NATO
üyeliği tek başına “emperyalist kontrol” kanıtı değildir. NATO aynı zamanda Türkiye'nin kendi
güvenlik çıkarları açısından kullandığı bir ittifaktır. Dolayısıyla ilişkiyi yalnızca
“Türkiye kontrol ediliyor” şeklinde açıklamak eksik olur. Daha doğru analiz: Türkiye kendi güvenlik çıkarlarıyla
ittifak sisteminin çıkarlarının kesiştiği ve çatıştığı alanlarda sürekli
pazarlık yapan bir aktördür.
2000'li
Yıllar: Küreselleşme ile Siyasal Dönüşümün Birleşmesi; 2000'li yıllarda Türkiye'deki
siyasal dönüşüm, ekonomik küreselleşme ve Avrupa Birliği perspektifiyle
birlikte ilerlemiştir. Bu
dönemde reformlar, ekonomik büyüme, yabancı sermaye, AB üyeliği ve
demokratikleşme söylemleri önemli hale gelmiştir. Daha sonraki yıllarda ise
güvenlik merkezli ve daha milliyetçi bir siyasal yönelim güç kazanmıştır. Akademik
literatürde AK Parti döneminin başlangıçta liberalizasyon, AB entegrasyonu ve
ekonomik küreselleşmeyle ilişkili bir dönem olduğu; sonraki süreçte ise daha
milliyetçi, güvenlikçi ve merkezileşmiş bir siyasal yapıya evrildiği
değerlendirilmektedir. Bu değişim bize önemli bir şey göstermektedir: Küresel
sistem tek bir ideolojiye bağlı değildir. Gerekirse liberal söylemle,
gerekirse milliyetçi söylemle, gerekirse güvenlikçi söylemle birlikte
çalışabilir. Asıl mesele söylemin adı değil, sistemin hangi ekonomik ve
jeopolitik ilişkileri sürdürebildiğidir.
Muhalefetin
Atomizasyonu; Türkiye'de
muhalefetin parçalanması da bu çerçevede ayrıca incelenebilir.
Muhalefet; sosyal demokrat, milliyetçi, muhafazakâr, liberal,
Kürt siyasi hareketi, sosyalist, merkez sağ gibi farklı siyasal alanlara
bölünebilir. Bu çeşitlilik demokratik açıdan doğal olabilir. Ancak ortak bir ulusal
kalkınma, ekonomik bağımsızlık ve stratejik devlet politikası
oluşturulamadığında siyasal parçalanma sistemin devamlılığına hizmet edebilir.
Buradaki temel mesele şudur: Muhalefetin çokluğu
ile stratejik alternatif üretme kapasitesi aynı şey değildir. Bir ülkede
çok sayıda parti bulunabilir; fakat hepsi aynı temel ekonomik ve jeopolitik
çerçeveyi kabul ediyorsa gerçek anlamda alternatif politika üretimi sınırlı
kalabilir.( Devam edecek…)
Nesim Yalvarıcı
YORUMLAR