Türkiye’de faiz politikaları tartışması sadece teknik bir ekonomi meselesi değil; aynı zamanda siyasal meşruiyet, toplumsal beklenti, ge...
Türkiye’de faiz politikaları tartışması sadece teknik
bir ekonomi meselesi değil; aynı zamanda siyasal meşruiyet, toplumsal beklenti,
gelir dağılımı ve ideolojik söylem meselesidir. Bu nedenle konuya hem ekonomik
hem de sosyal psikoloji ve siyaset perspektifinden bakmak gerekir.
Türkiye gerçekten “faiz sarmalında” mı? Türkiye ekonomisinin temel yapısal
sorunları şunlardır: yüksek dış finansman ihtiyacı, düşük tasarruf oranı, ithalata
bağımlı üretim modeli, döviz açığı, enflasyon kronikleşmesi, hukuk ve kurumsal
güven sorunu. Bu yapı içinde faiz, çoğu
zaman “sebep” değil “dengeleyici araç” olarak kullanılmaktadır. Çünkü: enflasyon
yükseldiğinde, döviz kaçışı başladığında, yabancı sermaye çekilmek istediğinde,
merkez bankaları genellikle faiz artırarak; TL’yi korumaya, sermaye çıkışını
yavaşlatmaya, enflasyonu frenlemeye çalışır. Yani mevcut küresel finans sistemi içinde
Türkiye gibi dış kaynağa bağımlı ülkelerin faizsiz bir modele geçmesi oldukça
zordur. Ancak bu, “başka alternatif yoktur” anlamına da gelmez.
Türkiye’nin
faiz merkezli modele alternatif geliştirme ihtimali var mı? Teorik olarak vardır. Fakat bu,
sadece “faizi düşürelim” diyerek olmaz. Çok daha köklü dönüşümler gerekir.
Olası alternatifler; Üretim temelli
kalkınma modeli, yüksek
teknoloji üretimi, enerji bağımsızlığı, tarımsal yeterlilik, ihracat odaklı
sanayi, ithal girdi bağımlılığının azaltılması. Böylece ülke daha az döviz ihtiyacı
hisseder ve yüksek faize bağımlılık azalır. Örneğin: Güney Kore, Çin uzun
süre kontrollü finans ve üretim modeli kullandılar.
Katılım finansı / faizsiz finans
sistemi; Türkiye’de:
Türkiye Katılım Bankaları Birliği
gibi yapılar üzerinden faizsiz finans modeli geliştirilmeye çalışıldı. Ancak sorun şu: reel ekonomi
yeterince güçlü değilse, hukuk
güveni düşükse, enflasyon yüksekse, “faizsiz
finans” da fiilen maliyet üretmeye başlıyor. Yani isim değişse bile
ekonomik gerçeklik değişmiyor.
Devlet planlamasının güçlenmesi; Bazı ekonomistler: stratejik
sektörlerin devlet destekli geliştirilmesi, uzun vadeli sanayi planları, milli
teknoloji yatırımları, kamu üretim kapasitesinin artırılması gibi yöntemlerin
Türkiye’yi finans bağımlılığından çıkarabileceğini savunur. Fakat bunun
için, liyakat, kurumsal güven, hukukun öngörülebilirliği, uzun vadeli istikrar gerekir.
Peki neden
söylem ile uygulama arasında çelişki oluştu? Burada siyasal psikoloji devreye giriyor. Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve
Kalkınma Partisi uzun yıllar:“faiz lobisi”, “nas ekonomisi”, “yüksek faiz
sömürüsü” gibi söylemler kullandı. Bu söylem birkaç nedenle güçlü
karşılık buldu.
Dini ve ahlaki hassasiyet; Faiz, İslam düşüncesinde tarihsel olarak tartışmalı
bir alan olduğu için, geniş muhafazakâr kesimlerde “ahlaki sorun” olarak
algılandı.
Sosyal adalet hissi; Halkın önemli bölümü, emeğin değil
sermayenin kazandığını, üreticinin değil finans çevrelerinin güçlendiğini
düşündü. Bu nedenle “faiz
karşıtlığı” sosyal tepki üreten bir siyasal dil oldu.
Milli egemenlik söylemi; Faiz politikaları bazen, dış
güçlerin baskısı, küresel finans sistemi, IMF tipi bağımlılık ile
ilişkilendirildi. Bu da milliyetçi-muhafazakâr tabanda etkili oldu.
Peki, AKP
kurmayları bilerek mi faiz politikalarını uyguluyor? Bu soruya kesin niyet okumasıyla
cevap vermek mümkün değildir. Ancak siyaset bilimi açısından birkaç olasılık
vardır.
Olasılık 1: Mecburiyet yaklaşımı; Bu görüşe göre iktidar, sistemi
değiştirmek istedi, fakat küresel finans düzeni, döviz bağımlılığı, sermaye
ihtiyacı nedeniyle sonunda klasik faiz politikalarına geri döndü.Yani burada
bilinçli “ihanet” değil, yapısal zorunluluk savunulur.
Olasılık 2: Çifte söylem yaklaşımı; Bu görüşe göre, ideolojik tabana
düşük faiz söylemi verildi, fakat ekonomi yönetiminde uluslararası finans
çevrelerinin beklentileri uygulandı. Böylece:
siyasal destek korunurken, piyasa sistemiyle de çatışmamaya çalışıldı. Bu,
birçok ülkede görülen “popülist ekonomik söylem – teknokratik uygulama”
ikiliğidir.
Olasılık 3: Güç pekiştirme(konsolidasyonu)
yaklaşımı; Bazı
eleştirmenler ise yüksek faiz–yüksek enflasyon dönemlerinin, servet transferi, orta
sınıfın zayıflaması, halkın borçlandırılması, ekonomik bağımlılığın artması gibi
sonuçlar doğurduğunu savunur. Bu perspektife göre ekonomik kırılganlık, siyasete
bağımlılığı, sosyal yardımlara bağımlılığı, merkezi kontrolü arttırabilir. Ancak
bunun “bilinçli toplumsal çözme stratejisi” olduğunu kesin biçimde kanıtlamak
oldukça zordur; bu daha çok eleştirel siyasal yorum alanına girer.
Faiz
politikalarının toplum üzerindeki etkileri; Orta sınıfın erimesi, Yüksek enflasyon - yüksek faiz, maaşlı kesimi zayıflatır, ev ve
araç erişimini zorlaştırır, gençlerin gelecek umudunu azaltır.
Borç toplumu oluşumu; Kredi kartı ve tüketici kredileri
üzerinden, sürekli borçlanan, geleceğini ipotek eden bir toplumsal yapı
oluşabilir. Bu durum sosyal psikolojide: learned helplessness
(öğrenilmiş çaresizlik), ekonomik kaygı, gelecek güvensizliği üretir.
Aile ve toplumsal yapı etkisi; Ekonomik baskı, boşanmaları, genç
işsizliği stresini, kuşak çatışmalarını, öfke ve kutuplaşmayı artırabilir.
Türkiye
çıkış yolu bulabilir mi? Evet, fakat kısa vadeli faiz tartışmalarıyla değil; uzun vadeli yapısal
dönüşümle.
Gerekli alanlar; eğitim reformu, teknoloji üretimi, hukuk güveni, bağımsız
kurumlar, verimlilik ekonomisi, kayıt dışılığın azaltılması, enerji
bağımsızlığı, tarım güvenliği, yüksek katma değerli sanayi. Bunlar olmadan
sadece:“faizi indir” veya “faizi artır” politikaları kalıcı çözüm üretmez.
Türkiye’de faiz tartışması aslında, ekonomik model, devlet
kapasitesi, küresel sistem bağımlılığı, siyasal meşruiyet, toplumsal adalet
tartışmasının bir parçasıdır. Bugünkü tablo, ideolojik söylem ile ekonomik
gerçeklik arasındaki gerilimi göstermektedir. Sorunun özü yalnızca “faiz” değil; üretim gücü
zayıf, dış kaynağa bağımlı ve kurumsal güven sorunu yaşayan bir ekonomik
yapının nasıl dönüştürüleceğidir. Nesim Yalvarıcı
YORUMLAR