Kadim dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bu coğrafya, medeniyetlerin mezarlığı gibidir. Dünyanın yaşadığı bütün gelişm...
Kadim dünyanın en eski
medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bu coğrafya, medeniyetlerin mezarlığı
gibidir. Dünyanın yaşadığı bütün gelişmeler, bu coğrafyada vücut bulmuştur.
Arkeolojik kazılar ve kalıntılar bunu göstermektedir.
Sümer, Hitit, Urartu,
Roma, Bizans, Lidya, Frigya, İyonya, Sparta’lılar, Sasani’ler, Etruksler, Traklar…
Bu medeniyetlerin bakiyeleri ve onlara ait tarihleri, dünyanın muhtelif
müzelerinde ve ülkemizin müzelerinde, sergilenmek suretiyle ve aynı zamanda da,
kayıt altında olduklarını biliyoruz.
Birçok medeniyetin yok
olması, yıkılması, bu coğrafyada yaşayanların kaderi mi? Yoksa bu coğrafyada
sonsuz egemenlik için sihirli bir idare ve irade mi lazımdır?
Jeopolitik ve
jeo-stratejik ölçülerde konunun bilinmesi, geleceğimiz açısından önemlidir.
Jeopolitik ile
ilgilenenler bilirler ki, coğrafi bilgi sistemi açısından herkesin iyi bildiği bir
noktadayız. Hemen her kes, coğrafyamızdaki dağları, nehirleri, ormanları,
yolları, endemik bitkileri, hatta yeraltı ve yerüstü ekonomik kaynakları
hakkında sahip olduğumuz potansiyel bilmekte ve hesaplar onun üzerine
yapılmaktadır.
Dünya, tanımlanırken batı
ve doğu, güney ve kuzey, ülkemizin konumuna göre belirlenmektedir. Ulaşım,
iletişim hatta ticaret yolları bakımından da, doğudan batıya, batıdan doğuya
tercih edilmemiz, hem kara, hem hava hem de deniz yollarının ulaşım ağı içinde
yer almasındandır.
Ekvatora yakın, ancak
onun yakıcı etkisinden uzak, kuzey iklimi ile irtibatlı ancak kuzeyin acımasız
ikliminden farklıdır. Doğu Asya’da yağan muson yağışlarının yıkıcı etkisi yaşanmamaktadır.
En önemli avantajı, yıl boyunca kar ve denizin keyfini çıkarabilmek imkânı da
mevcuttur. Bu haliyle herkesin sahip olmaya can attığı ve yaşamak istediği bir
özelliktedir.
Bin yıldan beridir, bu
coğrafyayı, vatan olarak tescil etmiş bir millet, Türk milletidir. Bu
coğrafyaya sahip olmak kadar, onu korumanında zorluğunun da farkındayız.
Zaman zaman yapılan
taarruz ve müdahaleler, milletin iradesi, ittifakı ve azmi ile püskürtülmüş,
ancak vazgeçirilememiştir. Hemen her zaman bu iyi niyetle tevil edilemeyen
istekleri, çeşitli yollarla varlığını hissettirmektedir.
Kuzeyde, “Çar Grad”
ideali ile Ruslar, güneyde, büyük İsrail ideali ile Yahudiler, doğuda, “Ararat”
ideali ile Ermeniler, Batıda, Megalo-idea ile Yunanlılar, açık düşmanlık ilan
etmektedirler. Doğu Roma hayali ile yaşayan
“birleşik haçlı” gücü, emperyalizmin yeraltı ve yer üstü servetlere göz
dikmesi, dışarıdaki düşmanlarımızın ne denli kimseler olduğunu, muhtelif
platformlarda, kendi beyanlarından da, anlayabiliyoruz.
Bizim içte de
düşmanlarımız vardır. Bu düşmanlar, dışarıdaki düşmanlardan daha da tehlikeli,
daha da etkilidirler. Etnik bölücülük yapan unsurlar ki; PKK ve
türevleridirler. birde cemaatler vardır ki, her an milleti savunmasız bir
pozisyonda vurabilmektedirler. Demirin oksitlenmesi gibi toplumu oksitleyip
etkisizleştirmektedirler. Her birinin “otorite merkezleri” farklıdır.
Düşmana iş bırakmayan bir
unsur daha vardır. Bu da, siyasete çöreklenerek, devletin idari yetkisini alarak,
yani hükümet ettikten sonra dilini, dinini, ekonomisini, hukukunu, eğitimini,
örgün ve yaygın eğitim yolu ile toplumu cehalete mahkûm etmekte maharetle
uygulama yapanlar…
Devletin asli görevi olan
ve vatandaşlarında “temel insan hakkı” olan can ve mal güvenliğini sağlayan
kolluk kuvvetleri ile orduyu etkisiz kılanlar…
Tarım ve hayvancılığımızı
bitirenler, kendi kendimize yetiyorken, Yahudilerle birlikte belirledikleri
tarım politikaları ile yerli ürünlerimizi yok edenler… Sınır güvenliğimizi hiçe
sayarak, düşmanın elini kolunu sallayarak sınırımızdan içeriye girip,
kundaktaki bebeklerimize kadar katlettiren zihniyet…
Yabanın haydudunun, kendi
ülkesinden göç ettirdiği insanları, ülkemizin nüfus ve sosyal yapısını olumsuz
etkileyecek şekilde hangi esasa göre kabul ettikleri muhal olan sığınmacıları,
ülkeye ortak yapanlar…
Dini müesseseleri, kendi
siyasi emelleri için kullanmakta bir beis görmeyenler… Tevhidi tedrisat, Yani
eğitimde birlik esasını kaldırıp alternatif eğitim getirenler…
Ülke de göç
politikalarının önüne geçmeyerek, büyük şehirleri “rant alanı” na çevirenler,
genel sağlık politikasını, Hasta hane yapmaktan ibaret sayanlar, koruyucu
sağlık anlayışından uzak, ilaç sektörüne müşteri üreten bir zihniyet varken,
katilleri toplumda saygın bir noktaya taşımak üzere, onları affedenler varken,
sorarım size, düşmana gerek var mı?
Hepimiz, “haşlanan
kurbağa sendromunu” biliyoruz. Yavaş yavaş, tepkisiz hale getirilen toplumu
topyekûn düşmana teslim etmekten ne farkı var meriyetteki uygulamaların?
Ülkemizi düşman yönetseydi bu tahribatları bu şiddette yapabilir mi idi? Vicdan
sahiplerine soruyorum…
Nesim Yalvarıcı
YORUMLAR