Ekonomik ve sosyal meselelerin sarmalında bulunan Türkiye, siyasi istikrarsızlık ve terör olaylarının iç içe geçmesi sebebiyle, dünya ka...
Ekonomik ve sosyal
meselelerin sarmalında bulunan Türkiye, siyasi istikrarsızlık ve terör
olaylarının iç içe geçmesi sebebiyle, dünya kamuoyunun gündeminde, ön
sıralarında yer almaktadır.
İyi yönetilemeyen
ekonomi, milli güvenlik ile ilgili etkili politikaların devreye girmemesi,
giderek şartların ağırlaştığı bir süreci işaret etmektedir. Bölgesel ve küresel
meseleler karşısında, tutarlı olmayan politik manevralar, uluslararası
diplomaside güven bunalımına sebep olmuştur. En son Suriye ile ilgili yapılan uluslararası
toplantıda Türk delegasyonunun dâhil edilmeyişi, Arap ülkelerinin ülkemizin
hariciyecilerini “kerhen” davet etmesi yalnızlaşan bir Türkiye olgusunu meydana
getirmiştir.
Bu durumun fark
edilmemesi için içerde, çokta etkili olmayan manevralarla kamuoyunun dikkatleri
bu başarısızlığın ötesine çektirilmeye çalışılmaktadır. Terör odakları ile
“olmazların” esas alındığı önerilerle “silah bırakma ve teslim olma”
çağrılarının karşılık bulmayışı, gereği yapılmayacaksa traji-komik bir durumun
meydana gelmesini sağlamış olacaktır. Nitekim terör unsurları, içerde ve
dışarıda, takındıkları tavırlarla, “şımarık oğlan” edası ile taraftarlarını
motive etmektedirler.
İçeride, CHP ve DEM, belediyelerde,
KCK ile işbirliği içinde “kent uzlaşısı” adı altında müşterek hareket eden CHP,
İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde ve bazı ilçe belediyelerdeki yolsuzluklar
sebebiyle, gündemi tamamen işgal etmesi, AKP’nin başarısızlıklarının
konuşulmasının önüne geçmiştir.
Doğu ve güneydoğuda,
PKK-DEM ve KCK siyasete tamamen egemen durumdadır. Gerek şehir
yapılanmalarında, gerekse genel siyasette, kendileri ile iletişimde olmayan
herkesi baskı altında tutarak, tabir yerinde ise, “siyasal mobing”
uygulamaktadırlar. DEM dışındaki partilere de, bölücü siyasete yakın isimlerin
girmesini sağlayarak, siyasal stabiliteyi sağlamaktadırlar. Hatta iktidar
Partisi AKP, adeta bölücü siyaset taraftarlarının yoğun olarak örgütlendikleri
bir vakıadır.
PKK/DEM ile ilgili
verilecek bir karara önce onlar tepki vermektedirler. Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner,
Ensarioğlu gibi bilinen şahısların beyanatları, duyarlılıkla takip edilmesi
halinde, bu durumun anlaşılması daha kolay olacaktır.
AKP bu duruma neden zemin
hazırlamaktadır? Bilerek mi bu politikaları yürürlüğe koymaktadır? Yoksa bulanık
suda balık mı avlamak istemektedir veya başka bir hesabı mı var?
Bu soruları doğru
değerlendirmekte yarar vardır. Parlamenter sistemin devre dışı bırakıldığı,
parlamentoda kanun çıkarılmadığında, kanun hükmünde kararlar çıkarması, teamül
olması normal midir? Meclisin varlığı, formalite icabına dönmesini nasıl
değerlendirmeliyiz?
Aslında yirmi üç yıllık
AKP iktidarında, siyasi hareketlerin geçirdiği merhalelere bakıldığında, “tek
adam” sistemi kendisini ele veriyor.
Nitekim ilkönce parti
içinde antidemokratik uygulamalara tepki veren kendi milletvekilleri siyaseten
saf dışı edildiler. Bu gün muhalefet eden siyasi partilerin birçoğu AKP
listelerinden milletvekili veya bakanlık, başbakanlık, meclis başkanlığı,
cumhurbaşkanlığı yapmış kişilerden oluşmaktadır.
Daha sonra, siyasi fikri
veya siyasi tandansı birbirine yakın olan kişileri etkisizleştirmek üzere, AKP
içinde etkin konuma getirilerek, pasifize edildi. Numan Kurtuluş, Süleyman
Soylu bu kabildendir.
Nihayetinde son hamle
ise, iki zıt düşünceyi bir araya getiren bir hamle vardır. MHP ve HÜDAPAR ile
ittifak…
Geldiğimiz nokta, CHP’yi
etkisiz hale getirebilecek siyasi taktikler uygulamaya girmiştir. CHP son
seçimlerde aldığı başarılı sonuçların rehaveti içinde, karşı karşıya bulunduğu
siyasi yapının hırsla hareket etmesini hesap edememiş olacak ki, belediye
hizmetleri yerine farklı çalışmalara zamansız ve plansız programsız girmiştir.
Bu durum, AKP için “can simidi” gibi gelmiştir. Zira kendisine dokunamayan
hukuk kurumunu CHP üzerine sürerek, hukuken çökerteceği bir süreci
yürütmektedir.
Hiçbir hâkim ve savcı,
FETO TERÖR örgütü damgası yememek için iktidarın hoşuna gitmeyen herhangi bir
kararı alamadığını görebiliyoruz. Eğer öyle olsa idi, Melih Gökçek ile ilgili
verilen suç dosyaları incelenir ve soruşturulurdu. Bu olmadığına göre diğer
belediyelerde de teselsülsen soruşturma ve inceleme yapılamamaktadır.
Ülkemizde, “isyan ahlakı”
kanunlarda vaz edildiği biçimde dahi olmadığını görebiliyoruz. Protesto hakkını
kullananlar, çeşitli şekilde terörle iltisaklı olarak muamele gördüğü için
sindirilmiş bir toplum görünümündeyiz.
Buna rağmen protesto
edenler, Van dallık ve toplum huzuruna etki edecek provakatif eylemlerden
korktukları için sokaklara çıkmaktan imtina etmektedirler.
Biliyorlar ki, sokak hâkimiyetini
alsalar dahi, her yıl on sekiz bin kişilik “diliş gençliği yaz kamplarında”
yetiştirilen ve hayati idame eğitimi alan kişilerle mukabele edeceklerinin
endişesini taşımaktadırlar.
Bu gidişat, İran’da şah
döneminden molla rejimine geçiş süreciyle örtüşmektedir. Tek adamlık, zorbalık,
hukuksuzluk, tepkisizlik ve gelinen nokta… Ekonomik ve siyasal istikrarsızlık,
kamu mallarının zimmete geçirilmesi, irtikâp, rüşvet ve adam kayırma…
Sonraki yazımı, İran’da
yaşanan benzerlikleri kıyaslama yapabilmek adına bilgilerinize sunmaya
çalışacağım.
Nesim Yalvarıcı
YORUMLAR